“Arabesk İle Eurobesk Arasındayız”
Yusuf Kaplan, Türkiye’nin en özgün ve şüphe yok ki en yetkin isimlerinden birisi. Kaplan ile geniş ve derinlikli bir bakış açısıyla medeniyete, modernizme ve gündeme ilişkin konuları konuştuk.
Modernizm Türkiye’de son 200 yıldır din karşıtı bir yaklaşımla sürdürülüyor. Böyle bir modernizm algısının medeniyet açısından kaybettirdiği şeyler nelerdir? Modernizm insanlıkdan neler götürmüştür?
-Bir; bu modernizm algısı yanlış bir algı. Modernizm, modernlik ve modernleşme farklı kavramlardır. Modernleşme, daha çok sosyokültürel bir süreç, modernite; işin felsefesi, ruhu, modernizm; modernliğin vaatlerini gerçekleştirememesine karşı özellikle sanatta karşımıza çıkan bir başkaldırı hareketidir. Türkiye’de Ali Bulaç’ın zihnimize boca ettiği bir şey bu; ‘modernizm ve din’. Modernizm, modernlikle kavgalı bir şey. Nasıl kavga ediyor? Modernliğin içinden ediyor, modern kavramlarla ediyor, modern algılama biçimleriyle ediyor, modernliğin zaaflarına özellikle vaat ettiği ve gerçekleştirmeyi kesin umduğu, beklediği, emin olduğu hikâyeyi gerçekleştiremediğinde başkaldırıyor. Bu özellikle edebiyatta karşımıza çıkıyor, romanda çıkıyor. Ayrıca modernizm üzerinden gelişen, yavaş yavaş postmodernizme yönelen, yeni roman dediğimiz başka bir dalga var.
Modernizm; yeninin şokudur
Burada neyi görüyoruz?
Modernliğin birey üzerinden kurduğu insan algısını, dolayısıyla ulus üzerinden kurduğu toplum algısını, dolayısıyla devlet algısını, dolayısıyla beraberinde gelen bütün bir dünya algısını, sivilizasyon fikrinin kesinlikle çöktüğünü haber veriyor bize. Modernizmin bizatihi kendisi bu anlamda ’shock of the new’dir; yeninin şokudur. Orada ne var? Empresyonizmlerle, ekpresyonizmlerle birlikte resim sanatında gelen; arkasından dadacılık, arkasından kübizmle gelen perspektifin kırılması. Özellikle Picasso’yla gelen perspektifin kırılması; insan merkezci bir dünyadan, insanın tanrısallaştırıldığı bir dünyadan artık insanların kopma arayışı, kaçma arayışı daha doğrusu kaçışı demektir. Yani insan merkezci dünyanın çöküşü aslında. Modernizm bunu bize söylüyor, dolayısıyla bu iş bitmiştir diyor. Modernizm, aslında modernliğin sonunu ilan eden bir dalgadır. Türkiye’de modernizm, sonuna bir ‘izm’ eklenerek, bir sosyalizm, bir kapitalizm gibi ideolojiye dönüştürülüyor. Bu çok yanlış bir algılamadır. İlle biz bir modern üzerinden bir cümle kuracaksak, modernlik üzerinden kurabiliriz, modernite üzerinden kurabiliriz. Bizim bir şekilde sadece Müslümanların değil bütün insanların yaşadığı ontolojik yok oluş sorununu doğuran şey, modernizm değil modernitedir. Modernizm, buna dikkat çeken bir şeydir.
Bu çözümlemeyi yaparken sanat üzerinden değerlendirdiniz. Bu, sanat toplumsal değişimi yansıtan bir araç olduğu için mi, yoksa bu yeni dalganın temelindeki unsurlardan olduğu için mi?
Güzel. Modernite felsefede ortaya çıkan bir şey, zihnin bir şekilde işleyiş biçimine ilişkin bir şey söylüyor bize. Modernite insanın konumuna, aklının merkeze oturmasına ilişkin bir şey söylüyor. Dolayısıyla ‘düşünüyorum o halde varım’ derken sonunda Descart’ın yaptığı şey aslında insanı büyük özneleştirerek insanı bitiren süreci başlattı. Dolayısıyla insan fikri üzerinden, doğa fikri üzerinden yeni bir dünya tasavvuru geliştirilmeye çalışıldı. Modern dünya tasavvuru dediğimiz şeyin temelleri modernlikle birlikte atıldı. Dolayısıyla temelleri daha çok felsefi ve entelektüeldir modernlik dediğimiz fenomenin. Modernizmin temelleri ise daha çok sanatsaldır. Modernlik 18 yüzyılda aydınlanma düşüncesiyle birlikte kök saldı, kemikleşti; ama 19. yüzyılda karşı aydınlanma süreci başladı. Karşı aydınlanma sürecine biz romantizm çağı diyoruz ve modernizmin başlangıç noktası romantiklerdir. Romantik romantizm aynı zamanda felsefede de karşımıza çıkıyor, felsefede en büyük temsilcisi Nietzsche’dir. Nietzsche, “romantik felsefe”nin kurucu babasıdır. Yani modernliği bitiren, modernliğe son darbeyi vuran adamdır. Aynı zamanda yeni bir şekilde dünyanın kurulmasının da temellerini atan adamdır. Postmodern dediğimiz dünyanın kurulmasının temellerini Nietzsche atmıştır. Nietzsche, modernlik üzerine yaptığı okumada insanın özellikle Sokrat’dan sonra Sokrat’la birlikte Grek felsefinden sonra insan üzerine düşünmeye başladı. İnsanı kendi üstüne kapaklanmasından kaynaklanan bir ontolojik soruna dikkat çekti.
Neydi bu ontolojik sorun?
Ontolojik sorun, insanın Tanrıyla bağının koparılmasıydı. Önceden tabiat üzerinden, kâinat üzerinden, mitos üzerinden daha kapsamlı, daha kuşatıcı, daha kucaklayıcı diğer medeniyetlerle bir şekilde irtibatını bir şekilde sürdüren, varlık üzerinden bir şekilde hayatı anlamaya çalışan, dolayısıyla tabiat üzerinden daha genel, daha metafizik bir felsefe, bir dünya tasavvuru vardı. Sokrat ile bu gökyüzüne açılan insanın ufku bu kez yere kapaklandı. İnsan bir şekilde gökten yere düştü. Her şeyi yerde yapmaya başladı ve yerini yitirdi; yersiz yurtsuzlaştı ondan sonraki süreçte. Modernliğin temelleri Grek düşüncesinde, özellikle Sokrates ile başlayan süreçte gizlidir. Nietzsche, modernliğe ilişkin yaptığı bu okumasıyla, insanın hayatın merkezine yerleştirilmesinden sonraki süreçte insanın Tanrı fikrini yitirdiğini söyledi, ‘Tanrı öldü!’ derken, Tanrı’yı öldürdüğümüze dikkat çekti. Özetle şunu söyledi; “Bütün ahlakımız, bütün felsefemiz dekadans biçimlerine dönüşmüştür. Çözülme biçimlerine, yani insanı insanlığından eden, insanı bir şekilde insan altına mahkûm eden bir tür sürükleniş biçimine dönüşmüştür, demokrasiyle birlikte insanı sürüleştirmiştir ve karşı devrim sanattır”. Bu yaklaşımla romantizmin, modernizmin dolayısıyla karşı aydınlanmacılığın temellerini atmış olur.
İnsanın özne olduğu, ufkunun yere kapaklandığı süreç bu coğrafyada ne zaman ve nasıl gösterdi kendini?
Bizim yaşadığımız hikâyeye ben çağ körleşmesi diyorum. Bu çağ, aslında insanı çağdaş kılmadı, ağdaş kıldı. İnsanın algılama biçimlerini farklı medeniyetlerin, farklı düşünce biçimlerinin, düşünme biçimlerinin, farklı dinlerin dolayısıyla var olma imkânlarını, mekânlarını, zeminlerini yok etti, tarihi tek yanlı olarak durdurdu. Tarih mesela Asya’da durdu -Çin’i ve Hind’i kastediyorum özellikle- bunlar kendi tarihlerini yapan aktörlere dönüşmediler. Ruslar, Müslümanlar dolayısıyla biz, Türkler, Osmanlılar kendi tarihlerini yapan aktörlere dönüşmediler. Tarih yapan aktör olma özelliğinden figürana dönüştük, bizdeki yansıması böyle oldu. Enteresan bir şey var, bizdeki serüvenle mesela Rusya’daki, Japonya’daki veya batı dünyasının dışında kalan coğrafyada yaşanan serüven çok da örtüşmüyor. Modernliğin kendinde öyle bir şey var.
Toparlanma nasıl olabilir?
Modernlik, Anlam ve yön kaybı yaşaması, insanın bu dünyada insanca var olabilme imkânlarının iptal olması demek aslında. Bunu aşabilmenin yolu; epistemolojik güvenlik alanlarını genişletmektir. Epistemolojik güvenlik alanlarını genişletmek; insanın kendisine güvenebileceği araçları kontrol etmeye başlaması demektir. O yüzden modernliği başlatan Rönesans süreci, felsefede başlamamıştır, sanatta başlamıştır. Bu çok önemli bir şey. Burada şunu söylüyorum; bir toparlanma, bir sıçrama olacaksa, tırnak içinde sanatı yüceltmemek şartıyla, bir şekilde sanat belirleyici olacak. Bütün tarihin kırılma anlarında bir şekilde insanların, toplumların, yaşanan medeniyet krizlerinin aşılmasında da sadece sanat değil, sanatçı-düşünür tipi kilit rol oynamıştır. Mesela resim sanatı batının toparlanmasında, kendine gelmesinde, ardından kendinden geçmesinde belirleyici olmuştur. İslam medeniyetinin tarih sahnesine çıkması şiirle birlikte, şiiri ve gücünü fark etmesiyle söz konusu olmuştur. Buradaki hikâye şu; ontolojik güvensizlik duygusunu aşabilmenin yolu, epistemolojik güvenlik alanlarını genişletmek, yani araçları kontrol etmek. En belirgin araç tabiat. Tabiatı kontrol ederek tabiatın imkânlarını keşfetmek, dolayısıyla bilimi geliştirmek, bilimin imkânlarını keşfederek teknolojiyi geliştirmek. Dikkat ederseniz nicelik üzerinden geliyor, nitelik üzerinden değil.
Şehir bittiği için insan bitti
İnşa edilen bir medeniyetin sürdürülmesinin araçları nelerdir?
Bir medeniyetin varlığını sürdürebilmesinin yolu usulünü devam ettirebilmesidir, vasıtalarının varlığını sürdürebiliyor olmasıdır. Mesela ‘Sinan’ bizim neyimiz olur? Hiçbir şeyimiz olmaz. Eğer Sinan bize bir şey söylüyor olsaydı, bizim bir şeyimiz oluyor olsaydı bu kadar rezil, bu kadar berbat arabesk camileri biz yapmazdık yani. Dünyanın en güzel şehirlerini biz yaptık. Hiç istisnasız söylüyorum. Bütün İslam dünyasını, batı dünyasını karış karış dolaşmış bir adam olarak söylüyorum. Gittiğimde şunu görüyorum; İslam medeniyetinin, özellikle Osmanlı’da kristalize olan vasatı ve dolayısıyla vasıtaları, mesela mimaride zirve noktasına ulaşmıştır. Dolayısıyla Sinan sadece mimar değildir, aynı zamanda bir medeniyeti kuran adamdır. Sinan’da zirve noktasına ulaşan medeniyetin vasıtaları bugün yaşadığımız dönemde işlemedi. Mimari, mekân konseptimiz yok, şehir bitti. İnsan bittiği için şehir bitti veya şehir bittiği için insan bitti. Kâinat büyük âlemse insan küçük âlemdir, şehir onun minyatürleşmiş en mükemmel formudur aslında. İnsanın âleme dönüşme, âlemin insanla buluşma serüvenindeki yolcuğun ürünüdür; dolayısıyla, şehir yoksa insan da yoktur. Din hayatiyetini yitirdi. Dinin hayatiyetini sunacak şey medeniyettir. Bu anlamda medeniyet olmadan din hayat bulamaz, din hayat olamaz ve din hayat sunamaz. Dinin hayat bulabilmesi için Mekke sürecinin işlemesi lazım, hayat sunabilmesi için de Medine’de tohumları ekilen medeniyet sürecinin işletilmesi lazım. Bizim asli dinamiklerimiz var ama o asıl sürüyor mu, soru bu. O vasat sürüyor mu, asıl soru bu. O vasat sürmüyor, çünkü o vasıtalar bitmiş, usul gitmiş. Usul olmadan aslın hakikat katına yükselmesi sürecine ulaşılamaz. Biz, çağın ağlarından ve bağlarından kurtularak, çağın içine girerek yapabiliriz bu durumu.
Nasıl gireceğiz çağın içine?
-Ümmileşerek. Hazreti Peygamberin yaptığı şey bu. Hazreti Peygamber hayatın tam ortasındaydı, değil mi? İbni Temiyye’nin çok müthiş bir lafı var “İslam’ın anlaşılması sürecinde Hz. Peygamberin konumu Kuran’dan daha öncedir, daha önemlidir” diyor. Çünkü Kuran asıldır, Hz. Peygamber usuldür. Ben, şöyle bir şey söylüyorum; “Şu an içinde yaşadığımız çağda, içinde yaşadığımız çağın bizi ağlarına ve bağlarına bağladığını fark edemediğimiz sürece, çağın içine girerek çağın dışına çıkamadığımız sürece biz Kuran’a ve sünnete gidemeyiz” diyorum. Biz Kuran ve sünnete Hazreti Peygamberle gideceğiz. Biz, Hazreti Peygamberi sadece söylediklerine bakarak anlamaya çalışıyoruz. Bu bizi bir yere götürmez, Hazreti Peygamberin kendisine bakmamız lazım. Çağı anlayamadığımız sürece Hazreti peygamberi anlayamayız. Hazreti Peygamberi anlayamadığımız sürece çağı da, İslam’ı da anlayamayız. Çünkü Hazreti Peygamberi hem çağının tanığı biridir, hem de çağının tanıdığı biridir, o yüzden hayatın ortasındadır. Mevlana’nın pergel metaforuna değinecek olursak; Mevlana’dan önce de, Mevlana’dan sonra da insanlık tarihinde gerek bireysel düzlemde, gerek kollektif düzlemde bütün sıçramalar, büyük atılımlar dalgalar, pergel metaforu üzerinde gerçekleşmiştir. İnsanlar bulundukları yere, pergelin sabit ayağına, dine, kültüre, şeriata, pergelin sabit ayağına basıyor; bütün dünyalara, medeniyetlere, kültürlere de diğer ayağıyla ulaşıyor. Bütün hikâye bu, biz pergeli şaşırdık.
Süreci sebep ve sonuçları içinde değerlendirdiniz. Pergel metaforuyla da değindiniz meseleye. Peki, bundan sonrası için ümit var mı?
Güzel bir soru. Buradaki sorun şu; dünya ya söylenecek tek bir söz var, o sözü söyleyecek biziz, yalnızca biz. Biz yokuz, ama geliyoruz. Bizden başka gelen yok. Çin de geliyor gibi. Geliyor da, neye geliyor? Yok olmaya geliyor. Çin bize alternatif bir medeniyet mi sunuyor? Kapitalistleşerek, sekülerleşerek yok olan bir gücün gelişi var.
Biz nasıl geliyoruz? Söyleyecek neyimiz var?
-Son 3-4 senede dış politika yaptığımız bir şey var bizim. Biz kimiz ki dış politikada yaptığımız bir şey bu kadar ses getiriyor? Türkiye’de hala katı laikçilik bütün kurumlarıyla hâkim. Genelkurmay başkanını tutuklamışsın ama kurumsal bir şey değil bu. Kurumları tanımlayan şey İslam değil hala. Buna rağmen, böyle bir ortamda –bir şekilde yokuz aslında- biz şunu gösterdik; Fransızların, Almanların, İngilizlerin, Amerikalıların, İsraillerin yapamadığı bir şeyi yaptık 3-4 senede. Çıkarın, çatışmanın, sömürgeciliğin, kontrol ve kolonizasyonun değil; ahlakın, erdemin, ilkenin, vicdanın egemen olduğu bir ilişki kurma biçimi geliştirdik. Ve bütün dünya şoke oldu. Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği politika esas itibariyle benimsenmesi gereken politika. Bu söylediğim şey bir anda bir dalga oluşturdu.
Arap Baharını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Arap Baharı bir tezgâhtır bence. Arap baharı, Türkiye’nin bir şekilde geliştirebileceği, benimseyebileceği, medeniyet fikri üzerinden özelde Ortadoğu’yu, Balkanlar’ı, Kafkaslar’ı, Osmanlı coğrafyasını, genelde dünyayı yeni bir dünyanın eşiğine götürebilecek sıçramayı yapmasını engellemeye dönük bir projedir. Bu hikâye 1989’da başlamıştır. Öküz olsam komplo teorisine inanırım. Öküz değilim ki, geri zekâlı değilim ki ben! Ne dediğimi biliyorum. Bu adamlar 1989’dan itibaren İslam’ı protestanlaştırma projesini uygulamadılar mı? İslam’ı fundamentalizm ile özdeşleştirdiler, tutmadı. Şimdi de devrim yaptılar ve bu devrimin hiç bir siyasi söylemi yok. Siyasi söylemi olmayan bir devrimden bahsediyoruz. Böyle bir komedi olabilir mi? Tümüyle olumsuzlamıyorum bu süreci. Diktatörlerden kurtulmamız lazım. Bunu tartışmaya gerek yok. Ama durum böyle mi? Ben burada hızlandırılmış bir tarihten bahsediyorum. Hızlandırılmış bir tarih; şimdi müdahale edilmez ise yarın müdahale edilemeyecek bir durumdur.
İslam medeniyeti ikinci krizini yaşıyor
Bizim sürece etkimiz şekilde olacak?
Buradan yarın sömürgeciler çekilecekler, bunların hepsi dökülecek, patır patır gidecek. Bunu sağlayabilecek olan biziz. Şuna dayanarak söylüyorum; İslam medeniyeti ikinci büyük medeniyet krizini yaşıyor. Birinci kriz Bağdat’ın düşmesi, Moğol istilası. Doğu cephesinin çökmesi Haçlı seferlerinden sonra oldu. Batıda da Kurtuba’nın düşmesiyle birlikte İslam medeniyeti ilk büyük krizini yaşadı. İlk büyük krizi Selçuklu’yla mayası, hamuru karılan; Osmanlı ile temelleri atılan ve harekete geçirilen medeniyet fikriyle aşıyoruz. Osmanlı, İslam tarihinde üç büyük sıçramaya öncülük etmiştir. Bir; akidevi sıçrama. İki, fikri sıçrama. Üç; siyasi sıçrama. İslam dünyasını ilk defa ehl-i sünnet ve’l-cemaat üzerinden akidevi olarak, fikri olarak, entellektüel olarak ve siyasi olarak bütünleştirmiştir Osmanlı. Bunu yeniden hayata geçirebilecek sadece biziz. Bunu tek başına da yapamayız onu da söyleyelim. Omurgasını biz teşkil ederiz. Bunu İran yapamaz. İran, omurga olamaz. Batılıların 50 senelik projeleri: Osmanlıyla birlikte oluşan ehl-i sünnet ve Şia dengesi ters düz edilmek isteniyor; İran’ın alanı açılmak isteniyor.
Kim açmak istiyor bu alanı?
Amerika’nın girdiği yerlerden iki ülke kazançlı çıkıyor 25 senedir. Biri İngilizler, diğeri İranlılar. Biz nasıl geliyoruz, nasıl geleceğiz sorusunun hikâyesi şurada gizli; biz dünya da sömürgeleştirilemeyen tek ülkeyiz. Bizim dış politikada biraz önce anlattığım performansı göstermemizi sağlayan şey, o kollektif hafızanın fışkırmasıdır, dışa vurulmasıdır. İslam dünyasının bütün diğer coğrafyası, -kısmen İran hariç- bu sömürgecilik tecrübesini yaşadılar ve kişilikleri bozuldu.
Bizim yeniden tarih sahnesine çıkmamızı, o söylenecek sözü yine bizim söylememizi sağlayan, pratik, somut örneklerden bahsediyorum. Ama önümüzdeki süreçte bizim kendimizle kavgamız var aslında. Bizim sorunumuz içeride. Bir devşirme şebeke var, mahvediyor bizi. Onlardan kurtulduğumuz an her şey biter. Onlardan kurtulamadık. Türkiye’deki devşirmelerle, devşirmelerin devrilme hikayesi…
Medyaya değinecek olursak…
Türkiye’de arabeskle eurobesk arasında salınıp duruyoruz. Şunu söyleyeyim; medya çok tehlikeli bir şey ve Türkiye’deki televizyonların ciddi bir projesi yok.
İçeriden mi, dışarıdan mı şekilleniyor?
İçeriden mi, dışarıdan mı, onu bilmiyorum. Ama devşirmelerle ilgisi var. Yani Türkiye’deki hariciyeye, askeriyeye, bürokrasiye, bütün yüksek bürokrasiye, kültür hayatına, sinema hayatına hâkim olan devşirme şebekesi. Onlardan paçamızı kurtaramadık. 350 kişilik TÜSİAD şebekesi, İstanbul dükalığı memleketin kaderiyle oynuyor. İlker Başbuğ’u içeri atmak marifet değil. Bence TÜSİAD’ı bitirmek marifet. TÜSİAD’ı bitiremiyorsun, tam tersine sende TÜSİAD varileşen, TÜSİADsılaşan cins sınıflar icat ediyorsun. Onlardan farkı kalmayan tuhaf yaratıklar çıkıyor. Yani bir elitokrasi adına muhafazakâr denen dindar muhafazakâr kesim. Dindar ne demek? Dini darlaştırandır anlamı. Dini sulandıran ve bulandıran demek. Ne demek dindar? ben dindar-mindar değilim. Böyle bir şey olmaz. Yutturdular bize. Biz zokayı yuttuk yani. Ben müslümanım. Muhafazakâr nerden çıktı. Muhafazakârlık modernliktir, modern bir harekettir. Dolayısıyla Türkiye’deki muhafazakârların sekülerleşmesi boşuna değil.(Milat Gazetesi)
Arap dünyasının efsanevi şarkıcılarından biri olan Warda 72 yaşında hayatını kaybetti.
Günde 3 fincan kahve içen yetişkinlerde, bazı hastalıklara bağlı ölüm riskinin yaklaşık yüzde 10 azalabileceği belirlendi.
1970'li yıllarda disko müziğin tüm dünyada sevilmesi ve yayılmasında büyük etkisi bulunan Donna Summer'ın ölüm nedeninin akciğer kanseri olduğu bildirildi.
Dışişleri, Kalkınma, Kültür ve Turizm, Maliye ile Milli Savunma bakanlıklarına ait atama kararları Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında...
''Göreve gelmem halinde şike ve teşviğe karışmış 8 takımı küme düşüreceğim.''
Ankara'da gece saatlerinde meydana gelen trafik kazasında 3'ü ağır 4 kişi yaralandı.
“Miss Turkey 2012 Güzellik Yarışması”’nın finalistleri kampta.
İlk Madde:'insan onuru ve haysiyeti'