Bir ülkücünün 'evet' nedeni
...
Bugünlerde toplumun değişik kesimlerinden insanlar neden EVET veya neden HAYIR diyeceklerine dair çeşitli gerekçeler öne sürerek görüşlerini açıklıyorlar.
Açıklamalar devam edip EVET’ler arttıkça hayırsız ufuklara yelken açan HAYIR cephesindeki panik havası iyice derinleşiyor.
Bu milletin bir ferdi olarak bir asrı aşkın süreden beri ilk kez önümüze gelen bu tarihi imkanı kullanıp, ileride torunlarıma anlatırken utanmayacağım bir sorumlulukla sandığa gideceğim ve EVET oyu vereceğim.
12 Eylül günü EVET dememi gerektirecek o kadar çok sebep var ki:
Bir kere anayasalarımız (Kanun-u Esasi dahil) hep olağanüstü dönemlerde yürürlüğe girdi ve adeta bu millete dayatıldı.
Binlerce yıldır tarihe yön veren bu milletin, kendi iradesinin yok sayıldığı durumlardan kurtulmasının zamanı geldi de geçiyor bile. Normalleşmek artık bu coğrafyada yaşayan insanların da hakkı.
Önümüze gelen anayasa değişikliği paketi sivil iradenin yaptığı sınırlı sayıda maddede değişiklikleri içeriyor olsa da önemli bir hadise. Küçümsenemeyecek kadar önemli konuları halk olarak anayasaya dercettirme fırsatımız ayağımıza kadar geldi. Gün bugündür.
Bugüne kadar bir avuç halka rağmen halkçı, elit ve kripto unsurların hazırlayarak işkenceler, mahkemeler ve korkuların gölgesinde sözüm ona halkoylamalarına sundukları ve ardından hiç utanmadan sıkılmadan “efendim halk bizim hazırladığımız anayasaya yüzde doksanların üzerinde kabul oyu verdi” diyebildikleri anayasa değişiyor.
Gerçi bugüne kadar 1982 Anayasasında birçok değişiklik yapıldı. Bu değişiklikler de yine sivil irade yaptı ama hakim güç odaklarının müsaade ettiği ölçüler içinde kaldı.
Devletin kritik mevkilerini tutan ve millete karşı ali kıran baş kesen olan, halka rağmen halkçı, elit ve kripto unsurlar kendi hakimiyet alanlarına müdahale ederek sırça saraylarında huzurlarını kaçıracak ölçüde olmayan bu değişiklikleri desteklediler.
Oysa şimdi durum aynı değil.
Artık sivil irade derinleşmiş yaralara neşter vurdu. Dost, düşman uluslar arası camianın ittifakla kabul ettikleri “21. YÜZYILIN PARLAYAN YILDIZI TÜRKİYE” olgusunun önündeki devasa duvarlarda önemli gedikler açan bu paketi altın tepside halkın akl-ı selimine emanet etti.
Sayın Başbakan ve bir çok insanın anlattığı 12 Eylül mağduru olan ülkücü gençlere ait anekdotlardan bir tanesini de ben sizlerle paylaşmak istiyorum ve bütün bu anlatılanları bilen, bizzat yaşayan bir MHP yönetiminin nasıl oluyor da hayırsız HAYIR cephesinde olabildiğine bir kere daha hayretler ediyorum.
Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşayan kendi halinde ve bizler gibi dar gelirli olan komşumuzun mahallemizdeki tüm gençlere ağabeylik ve hayırhahlık yapan ve meslek lisesi mezunu iki oğlu vardı. Bu kardeşlerin yaşları da birbirine çok yakındı.
Babaları darbeden önce yeni yeni birkaç çuval pirinç ve şekerle pazarcılık yapmaya başlamış ve içinde 4 evladının bulunduğu geleceğe dönük tatlı hayaller kurmaya başlamıştı. Çocuk halimle onların o hayalleri o kadar hoşuma gider ve imrenirdim ki.
Hayat böylece akıp giderken bir gün milletin üstüne çullanan gulyabaniler binlercesine olduğu gibi bu gariban ailenin de üstüne acımasızca çullandı ve bu insanlar 12 Eylül darbesinin soğuk ve sınır tanımayan mel’un yüzüyle karşı karşıya kaldılar.
Büyük olanı E. darbenin yapıldığı gün vatani görevini yapmaktaydı. Küçük olan R. de gündelik işlerde çalışarak aile bütçesine katkıda bulunuyordu.
R.yi darbe gecesi evinden alıp götürdüler ve yaklaşık bir ay kendisinden haber alınamadı. Bir kaç gün sonra abisi E. yi de birliğinde tutuklayarak bilinmeyen bir yere götürdüler.
R. yi serbest bırakıp eve gönderdiklerinde tanınmayacak haldeydi. Hem bedeni hem de ruhu çok büyük travmalar yaşamıştı ama şükür ki o kurtulmuştu.
Ancak abisi onun kadar şanslı değildi. Yaklaşık yedi yıl sürecek mahkeme, maddi-manevi işkence günleri onu bekliyordu.
E. yi Bursa cezaevine koydular ve mahkemesi başladı. Babası elde avuçta ne varsa avukatlara ve Bursa yolculuklarına harcadı. Yetmedi eşe dosta kendileri için astronomik denebilecek miktarlarda borçlandılar ve aile dramları bütün mahallelinin rikkatine dokunacak bir hal aldı.
Neyse ki yedi yıl süren mahkemenin ardından E. beraat etti ve tam evine dönecekti ki yarım kalan askerliğini tamamlamak üzere birliğine gönderildi.
Askerlik bitip evine döndüğünde karşımızda o kıpır kıpır, yerinde duramayan, neşeli adam gitmiş; solmuş, hayata ve insanlara küsmüş ve adeta yürüyen bir cenaze duruyordu.
Ancak hayat devam ediyordu ve E. yaşamını devam ettirebilmek için bir iş bulmalıydı. Gel gör ki iş istemeye gittiği insanlar ondan köşe bucak kaçıyorlardı.
Çünkü o vatanını milletini seven ülkücü bir genç iken darbeye yakalanmış ve siyasi zanlı olarak yedi yıl tutuklu kalmıştı.
İnsanlar için onun beraat etmiş olması önemli değildi.
O artık bir kere mimlenmişti ve cüzzamlı gibiydi. Ondan uzak durulmalıydı! Maazallah belki ona iş verdikleri için insanların başına olmadık işler gelebilirdi!
Bu arada evlilik yaşı da geçti geçiyordu ve kız istemeye gittiği yerlerden de adeta kovuluyordu.
Neyse ki kocaman yürekli bir hanımefendi E. ile evlenmeyi kabul etti. Hem de ailesi ve çevresinin baskılarına rağmen.
E. için çileli günler geride kaldı derken çilenin biri bitiyor diğeri başlıyordu. E. nin cezaevinde çok işkence gördüğü ve bu yüzden de çocuğunun olamayacağı dedikoduları kasabayı sarmıştı. Utanma duvarını aşıp bu durumları kendisine toplum içinde sorabilen insanların yanı sıra aynı soruları bakışlarıyla soranların tacizlerinden dolayı artık E. çarşıya pazara çıkamaz olmuştu. (Böyle bir insanın halini vicdanlarınıza havale ediyorum. Bir an empati yapın lütfen)
Ama Yaratanın büyüklüğüne bakın ki; evliliğinin üçüncü yılında E.'ye nurtopu gibi ikizler ihsan etti ve adeta kem gözlere mil çekti.
Referandumda HAYIR diyeceğini söyleyen herkesi bir parça anlarım. Ama binlerce E. hikayelerine şahit olmuş, yaşamış, çileler çekmiş ülkücü camiadan HAYIR diyenler çıkarsa bunu inanın ki anlayamam ve bu işin içinde hayırsız bir durum olduğu kuşkusu taşırım.
Ülkücü olduklarını ve ülkücünün eskisinin olmayacağını söyleyen MHP yöneticilerine de hayırsız işlerle uğraşmadıklarını ve 12 Eylül darbesi öncesi sokaklarda, sonrasında da darağaçlarında can veren beş bin fidanın hatırasına sahip çıktıklarını ve işte bunun için HAYIR demeyeceklerini ve bugüne kadar yaptıkları HAYIR kampanyasını bitirdikleri açıklamasını yaparak erdemliliklerini göstermek düşüyor.
Yeniden E. hikayeleri yaşanmaması için, intikam hissiyle değil salim bir akılla ve sorumluluk bilinciyle 12 Eylül 2010 günü sandık başına gideceğiz ve güzel işler için denilmesi gerekeni diyeceğiz.